Öykü

DEMİRDEN BİR KAPAK 

(Bozcaada Öyküleri, Yitik Ülke, Kolektif)

Bozcaada’daki küçük eve, büyük özlem ve daimi dostlukla… 

Evi ilk gördüğümde de poyraz esiyordu. Kapı girişindeki solmuş boruçiçeği hışırdayıp duruyordu. Kirli, çıplak pencerelerin ardındaki karanlık, hüzünlüydü. Yağmur suları ve çamur, dış duvarların acı sarı sıvasını lekelemişti. Çatısını kaplayan sarmaşıklar, evin alnından aşağıya doğru sarkmış, çılgınca sallanıyordu.

Karşısında durup ona bakmıştım. Kim bilir kimin drahoması olarak gelin giden bu evin bir zamanlar camlarından yayılmış ışıkların sıcaklığını hisseder gibiydim. Burnumu kapıya dayadım. Tuğlaları açığa çıkan koridoru, sonundaki odaya giren eşiğin ağaç alınlığını hayal meyal görünce titredim. Galiba ben bu evin merdivenlerinde, ahşap tavanında ve yer tahtalarında gizlenen geçmişin beni kalabalıklaştırması ihtimalini, hemen o anda sevmiştim.

Eski küçük bir otelde kalıyordum. Benden başka kimse de yoktu. Koridorları aydınlatan tek tük floresanlar içimdeki ıssızlığı çoğaltıyordu. Evi ilk gördüğüm akşam, birkaç kadeh üzüm likörü içip işletmeciyle sohbet ettikten sonra, kışları adada açık kalan tek lokantaya gittim. Masamı birkaç dakikada hazırladılar.

Soğuk ve anasonlu sıvıyı damağımda gezdiriyor, ağzıma kızarmış ekmek, bir parça beyaz peynir veya lokum gibi bir kalamar halkası atıp, töreni tamamlıyordum. Derken, cama düşen görüntüm üzerinden süzülen garson, ısmarladığım balığı önüme bıraktı. Nar gibi kızarmış bir çupra. Boylu boyunca yatıyordu tabakta. Karnını yarıp etlerini dikkatle yanlara ayırdım. Limon sıkarken, ortaya çıkan kılçığı düşündüğüm sırada, “Başka isteğiniz var mı?” diye sorunca, garsonun hala yanımda durduğunu fark ederek şaşırdım. Ağzıma beyaz etten irice bir parça atarak bardakta kalan son rakıyı derhal kafama diktim.

 “Bir duble rakı daha alırım.”

Hayatım, bir başarısızlıklar silsilesiydi. Hevesli başlangıçlar yapıyor, her seferinde ya kendimin ya da başkalarının umulmayan yüzleri ile karşılaşarak dağılıyordum; usanmadan. Belki de işin doğasıydı, bu.

Garson doldurduğu kadehe buz eklerken; “Şu balığın karnını yarmasak bir kılçığı olduğunu öğrenemezdik, ama yarınca da balık, balık olmaktan çıkıyor, öyle değil mi?” dedim. Deli olduğumu düşünmüş olmalı. “Yutulup sindirilecek bir besin maddesi… ve tadı…”  Sessizliğini bir soruyla bozdu:

“Adaya ilk gelişiniz mi?” Adada yaşamak istediğimi söylemenin sırasıydı. Ev bulduğumu anlattım bir çırpıda, çok etkilendiğimi. Evi tarif ettim. Satılık mıydı acaba? Ne kadar isterlerdi? Adada yaşamanın neye benzeyebileceğini bile sordum.

“Yaz, kış mı yaşamayı düşünüyorsunuz?” dedi.

Neden olmasın!

“Adada iki emlakçı var, size yardımcı olurlar.” Kâğıda emlakçıların adlarını yazıp yerlerini tarif ettikten sonra işine döndü. Adalı olmak isteğim hakkında yorum yapmak istemedi sanırım.

Oturduğum masa cam kenarındaydı. Köşede gürüldeyerek yanan, derme çatma görüntüsünden beklenmeyen bir arsızlıkla odunları yutan sobaya göz attım.  Garsonun maşayı kapağın üzerine koyup benim için kızarttığı ekmek dilimlerini çevirmesini izledim. Kızaran ekmeğin kokusu, etrafı sardı. Bir ev, diye düşündüm; karanlık kış sabahları kızarmış ekmek kokularına uyanan neşeli sakinleri olan… Taş odalarında hareketin sürdüğü, ocağı yanan, yaşayan…

İşin doğrusu, bu şansım olduğunda kullanmamıştım.

Saatlerdir gök gürlüyordu. Yayılıp kaldığım salaş lokantanın camekânı ardında şimşekler çakıyor, yağmur suları sokak lambalarının fersiz ışığında parke taşları üzerinden köpürerek akıyordu.

Kaçışımın sevgili adası… Bu haliyle hayatımdaki seçimlerin sonuçlarını yansıtıyordu adeta.

Sırtımı sobaya vererek sıcaklığını hissetmeye çalıştım. Kabarıp homurdanan dalgaların hareketinden ve rüzgârın uğultusundan kaçılamayacağını anlamıştım; yağmurun çerçevelerden sızıp yere serili talaşı tuhaf bir bulamaca dönüştürerek yukarılara tırmanmasından, adaya hükmeden doğanın sokaklara, meydanlara dayattığı ruhumdakine eş ıssızlıktan da. Derken bütün periler ve cinlerin gerçek olduğuna inandığım günlerde dinlediğim bir çocukluk masalını anımsadım. Büyükannem bana uzak ülkelerde yaşayan, karnında kilitli bir kapak bulunan, genç demirciyi anlatıyordu. Geçmişten gelen sesi pürüzlüydü.

“Balıkçı uzun kıtlık dönemi sırasında kendi kısmetinden ümidi kesip çocuklarının şansına olta atmayı denedi.”

Kısmetle ne kastettiğini sormak gereksizdi. Gözlerimi dudaklarına dikmiştim.

“İki büyük kızının niyetine attığı oltalara balıklar doluşunca içinden ‘doğru bir iş yaptım’ diye geçirmişti. Kovada fıkırdayan balıkların sevinciyle gerilip attığı oltayı şimdi de en küçük kızının niyetine gönderecekti denize. Böylece, en sevgilisinin kaderi hakkında da bir ipucu edinebilecekti.

Fakat o ne? Karşısında boş olta ucunu elinde tutan bir cin belirdi. 

Cin, ödü patlayan balıkçıyla yumuşak bir sesle konuştu. Küçük kızını koyun sonunda oturan yoksul demirciye verirse, sabahın soğuk ayazında balığa çıkmasına hiç gerek kalmayacağını söyledi ona. Ama adam çocuklarını istemedikleri kimselere veremezdi. Cine teşekkür etti. Nasip diyerek, malzemelerini topladı. Ağır kovayı taşıyarak rüzgârın fırdöndüğü sokaklardan evine yürüdü.

O gece olanları ailesine de anlattı. Ne ki balıkçının büyük kızları babalarının kararından hiç hoşlanmadılar. Açgözlüydü bu kızlar. Birbirlerinin mutluluğu yerine zenginliği yeğliyorlardı. Gizlice bir plan yapıp, gece yarısını beklediler. Kardeşlerini çuvala tıkıp, koyun sonundaki yalçın kayaların dibinde oturan demircinin evine sürüklediler. Küçük kız kendine geldiğinde yanı başında mışıl mışıl uyuyan demirciyi görünce perişan oldu. Olup bitenleri hatırlamaya çalışıyor, ama ablalarının kendisini sürüklemeye başladığı ilk dakikalardan sonrasını bir türlü anımsayamıyordu.

Güzel bir yüzü vardı demircinin. Kemikli, iri bir yüzdü bu. Elleri ise nasırlı ve güçlüydü. Kız uykusunda bir bebek gibi pembeleşen yanaklarını hoş buldu. Adamın pek tatlı göründüğünü düşündü. Belki de şanslıydı. Bu olanlar…

Derken efendim, yoksul demircinin genç ve gergin karnındaki anahtarı, anahtarın üzerinde bırakıldığı kilidin ardında yatan kapağı gördü ve kafasını sorular doldurdu. Başkalarına ait hiçbir şeye el sürmezdi o, buna rağmen kendini tutamadı ve o kapağı açtı. Ah! Orada gördüğü bambaşka bir dünyaydı. Korkarak kapattı. Ertesi sabah demirci, ona hoş geldin deyip, saçlarını sevdi ve karnına bakmaması şartıyla çok mutlu yaşayabileceklerini müjdeledi.

Soğuk, karanlık bir evdeydiler. Demirci davranıp, ocağını yaktı. Körük karnındaki rüzgârı alevlere gönderdikçe güçlenen ateş, bulunduğu köşeyi aydınlatıp ısıttı ve kıpkızıl yalımların yüzünü yaladığı demir adam, kızın gözünde bir kat daha güzelleşti. Her tarafta yıldızları andıran demir tozları uçuşuyordu. Balıkçının kızı mutlu hissetti kendini. Demirciye çorba pişirdi ve gün boyunca onu seyretmeyi sürdürdü. Ancak merakını yenebilmiş değildi.

Gece, eşinin uyumasını bekleyen balıkçının küçük kızı, kapağı yeniden açtı. Diğer dünyaya uzanan merdivenleri keşfetti. Basamaklarda bir an durup düşündü: Gerçi demirciye ihanet ettiği söylenebilirdi, fakat adam bu yeni buluşunun heyecanını mazur görebilecek biriydi.

“Hiçbir şey göründüğü gibi değil demek” diye mırıldanıyordu, kız. Babasının evindeki sevdikleri onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Yoksul demirci ise kollarının gücüyle harlandırdığı ateşle yüreğini ısıtan ışıl ışıl bir köşe yaratmıştı. Fakat bütün bunlardan fazlası da vardı. Yeterince cesaretli olabilirse dünyanın diğer yüzlerini de görür ve anlardı.

 Yüzünü görenler bir karara vardığını hissedebilirdi; merdivenlerden inip kalabalığın arasında kaybolurken mutlu olduğunu da.

Henüz bilmediği şey, yapılan her seçimin bir bedeli olacağı ve bu bedelin kimi zaman kolaylıkla ödenirken, kimi zaman insana ağır gelebileceğiydi.

Bana sorarsan yavrum, küçük kız, doğru şeyi yaptı. İyi ve çalışkan demirciyi terk ettiyse de hayatı boyunca yapacağı her seçimin sorumluluğunu alma cesareti göstermişti.” Durup gözlerime bakan büyükannem, düşünceliydi. Sözü bağlarken sesi yine titredi: “Belki de” dedi, “cinin onu demircinin evine göndermesi de bir tesadüf değildi. Nerden bileceğiz?”

Büyükannemin taze soluklar alan, sefertası evini demircininkine benzetirdim. Bu boz adanın çınarlı meydanına sokulan yollardan birinin girişinde yerleşen o küçük, o güzel, o sarı Rum evini de düşlerimdeki bu iki evle eş tutmadığımı kim söyleyebilirdi? İmgelemim beni ninemin taş odasına boşuna mı sürükledi? Cılız, meltem esintisi gibi bir özlem duygusu sardı içimi. O masalı dinlediğim günkü evin halini detaylarıyla anımsadım: Dışarıdaki yağmuru, bahçeye açılan küçük kapı önüne konulan bezleri, mermer eşik taşını… Ninemin kuzinenin üstünde usulca çevirerek pişirdiği kahvenin bakır cezveden süzülen acı kokusunu, bütün canlılığıyla duyuyordum.

Yağmur, kahve ve kavrulmuş çalı çırpı kokusu…  Garson kahve yapıyordu. Uzak köşedeki masalardan birinde oturan bir adam, yemeğini bitirmiş, kahvesini bekliyordu. Benimse karnımdaki kapak, açıktı halâ.

Büyükannemin imgesi, zihnimde, kabaran kahveyi tam kulpsuz, kallavi bir fincana almak üzereyken donmuştu. İncecik boynunun buruşuk derisi, hindi gıdığı gibi koynuna akıyordu.  Yüzümü gerdanına gömüp kokusunu içime çektiğim kadının dizi dibindeki büyülü ve güvenilir dünyayı, nasıl da özlemişim… Görüntüyü serbest bırakınca fincanı doldurup, cezveyi oracığa, kuzineden eşelenip dökülmüş küllerin arasına bıraktı. Ninem! Pazen entarisinin eteğini sıyırışını, kalın varis çoraplarının içine soktuğu donun enli bir lastikle boğulan paçalarını sıyırıp sigara paketini çıkarışını gördüm. Birazdan, kahvesinden ilk yudumunu alıp dilini damağında şaplatınca, karşısında duran çocukluğumu koltuğunun altına çekecek, tam tepesinden şefkatle öpüverecekti.

“Büyükannesinin kıymetlisi!  Büyüyüp çok akıllı bir kız olacak.”

Onu hatırlamam hiç şaşırtıcı değildi. Eve dönmüştüm! Artık hayatın şefkatli dizlerinde uyumak, binlerce yıldır titreyen kemikli ellerinin iyileştiren dokunuşunu yeniden saçlarımda hissetmek istiyordum. Devam edebilmek için.

Fırınlanmış tahin helvasını getirip masama bırakan adam, “bizim ikramımız” dedi. Mutluydum. Düşüncelerim, küçük sarı evin karanlık kucağına yöneldi.  Dışarıdaki fırtınanın ötesini görebilirim, ya da içimdeki. Bir bir yandı ışıkları evin. Kendimi sokağa bakan odalardan birinin penceresinden geçerken seyrettim.

Yemekten sonra burada yaşamak hevesiyle parkın önünden geçip karanlığa, rüzgâra sızan Çınarlı Çarşı meydanının ışığına doğru yürüdüm. Bir pervane gibi, meydanın sol tarafında kalan eve çekiliyordum. Ellerim ceplerimdeydi. Sert ve nemli esinti, saçlarımı havalandırdığında, ensem, yüzüm… yüreğim çok üşüyordu. Sokakta mavi bir gece hüküm sürüyordu. Şaraphanenin yüksek taş duvarlarından, sızması imkânsız görünen ekşi bir koku doldu burnuma, belli belirsiz. Nemli duvarlarına usulünce sürttüğüm elime tepki vermedi ev. Ne kedi, ne fare… Yalnızca uzaktan uzağa bir köpek havlaması! Bir de rüzgârı buldum o sokakta. Coşkulu yazlar, evin merdivenlerinde koşan çocuklar, dışarı süzülen yemek kokularını hayal ettim. Yalnızlıkta buluştuğumuzu düşündüm.  Belki de bu evin bana ihtiyacı, benim ona duyduğum ihtiyaçtan bile fazlaydı. Dinledim, demedi yine bir şey. Fakat mademki evsiz yurtsuzum… Biz ikimiz, evim ve ben, fırtınanın gözüne açılan bu kapının ardında yeniden başlayabilirdik.

Adalar… Nasıl çıkarlar ortaya? Daha karşı kıyıdan, gri gövdeli hantal bir balinanın sırtı gibi boz bulanık yayılan adaya, onun karnındaki hayata girmek için çekilişim kader miydi, yoksa denizleri yaran volkanların göklere püskürterek üst üste yığdığı taş ve kül yığınlarında saklı manyetik alan mı etkilemişti beni? Ben ki demircinin düşsel sevgilisiyim…

Evi aldım. Taşındığımın ikinci günü, kış koylarında ender yaşanan durgun güne eşlik ederken, kumsalda dolaşan bir adama rastladım. Bomboş sahilde sadece ikimiz vardık. Kum rengi küçük kıvrak balıkları gösterdi bana. Avucundakileri ayakucumdaki deniz suyunun biriktiği havuzcuğa boşaltınca:

“Onları oraya bırakamazsınız” dedim.

“Bu, deniz suyu. Yaşayacaklar…”

“Dalga gelmezse, ölecekler.” 

“Her zaman gelir.”    

Sabah içimde anılarımın coşkusuyla ve çok erken uyandım. Gün doğmamış. Radyonun çektiği tek kanalda gece müzikleri çalıyor. Burada haberleri sadece gazetelerden izleyebiliyorum: Baskınlar, yasaklar, kazalar, cinayetler, ekonomik kriz… Sabahları iskeleye inip rüzgârın çalkaladığı denizi seyrediyorum. Feribotu bekleyişimi ödüllendiren işte bu haberler oluyor. Bir adada durup anakaraya bakmanın, uzaklara dair yorum yapmanın kolaycılık olduğunu biliyorum. Şimdilik kendime ve geçmişime de aynı uzak kıyıdan bakmayı ‘seçtiğim’ için sorun yok.

Ocak, duvardan açılan karanlık bir ağza benziyor şu an. İçine girip eşelensem Tenedos’dan İmroz’a uzanan o gizemli dip mağarasını bulur muyum? Ateşi yenilemeye gücüm yok hâlâ ya da bir çorap daha giymeye. O mağarayı aramaya, bir yerden başkasına gitmeye, merak etmeye… Galiba biraz uyuştum.

Girişteki geniş yumuşak koltuğa oturdum, ayaklarımı toplayarak. Battaniyeyi dizlerimin üzerine çektim ve bir kulağımı müziğe vererek yüreğimi dinledim. Böyle oturup kendime döndüğüm zamanları bölen monoluğun eli kulağındaydı: Evin dile geldiği anlar!

‘Kalk ve ruhunu okşa.’

Birkaç mum, yeşil camlı gece lambasından yayılan soluk ışık, ocaktaki ateşin canlanması, vazodaki mevsimin son dallarından devşirilmiş kuru pembe begonvil yaprakları, sonra bir şiir kitabı… Kendi karnımda kaybolmama izin vermiyor mu ev yoksa? Hazla dolu anların aralarında kalan boşluklar dış dünyada süregiden yaşamı mı simgeliyor? ‘Ben hem varım, hem yoğum’ demenin bir şekli, bu. Yalnızım, ne var ki istek de duymuyorum insanlarla buluşmaya. İlgimi çekmeyen yaşamlara karışma çabalarım uzun aralıklarla kaybolduğum yalnızlıklar şeklinde diziliyor zincirime ve dağlara, tepelere vuruyorum kendimi, şimdilik! Kusursuz deli rüzgârlara yöneltiyorum tüm ilgimi. Uçup giden dikenleri, yuvarlacık taşlarla kaplı ıssız kumsalları, yalıyarları, yabani kararmış çamları ve uzanıp giden bomboş yolları alıyorum yaşamıma… Bir tebessüm, bir ihtiyaç, bir sevecen dokunuş, bir boş oturuş olarak bile çekemiyorum insanları. Çelişkiler içindeyim: İnsana koşmak, insandan kaçmak… Bütün bunları bana seçimlerim mi yaptırdı?

Kalkmalıyım.

Kapıyı açıp, avlunun lambasını yaktım. Işık, kırmızı duvarları yalayarak beton zeminin çukurlarına biriken yağmur sularına döküldü. Yosun kokusunu getiren poyraz olmalı. Serin hava evi iyice soğuttu.  Kapının eşiğinde dikiliyorum. Su deposu hafifçe kaykılmış. Evle ikisi, İki dost gibi omuz omuzalar. Begonvil de yasemine sokulmuş, birinin yapraklarından, diğerini örten naylon torbadan sular damlıyor. Ne o neşeli pembelik ne de efsunlu keskin kokudan eser var. Begonvilin narin sarı çiçeklerini gizleyen kâğıtsı yaprakları süklüm püklüm sarkıyor.  Sarıp sarmaladığım yasemin ise kendi soluğundan boğuluyormuş gibi hissediyorum.  Peynir tenekelerindeki sardunyaların dallarında kala kalmış tüylü yapraklar; ebruli, yuvarlak, geniş ve kartlar. Eksik öbeklerin tek tük kırmızı beneklerinde beklenmedik bir direnç… İyi haber mi? Diğerleri çoktan dökülmüş, giderin ağzına birikmişler. Bahçeye sokulan kışın dönüştüren etkisine bu kez hazırlıksız yakalanan ruhum, hâlâ yorgun. Ama biliyorum ki yanlış yoktur. Doğru yerdeyim. Her zamanki gibi, şanslıyım. Kapının çerçevesine yaslanıyorum: belki sen, diyorum eve, paylaşırsın beni, senin olan diğerleriyle.

Ahşap tavanda fındık farelerinin neşeli tıpırtıları…

Yoksa benden öncekilerin ayak sesleri mi?

Paylaş

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn